Ey okur, yüzüme bak! Bu bir köşe yazısı değil, sızlayan bir vicdanın gazete sayfasındaki feryadıdır.
Ne zaman bu kadar ucuzladık? Ne zaman dürüstlük utanç verici bir etiket, kurnazlık ise yüceltilmesi gereken bir meziyet haline geldi? Bize miras bırakılan o kadim değerler, bir önceki neslin titizlikle koruduğu o namuslu yaşam, bizim ellerimizde, göz göre göre iflas etti. Ve biz, o çöküşü izleyen, hatta alkışlayan bir seyirciye dönüştük.
Size bir cümlenin ağırlığını, bir toplumun ruhuna sapladığı zehri hatırlatmak istiyorum: “Devletin malı deniz, yemeyen keriz!” Bu, sadece bir atasözü değil, hırsızlığı meşrulaştıran, ortak vicdanı boğan bir lanettir. Bu zihniyetle beslenince, ne bekliyorduk ki?
Namussuzların zenginleşmesini, kul hakkı yiyenlerin baş tacı edilmesini, liyakatin ayaklar altına alınmasını. Ve en acısı, o hırsızlar kürsülere çıkarken, bizler en güçlü alkışları tuttuk.
Çünkü kurala uymak, dürüst kalmak aptallık, “kerizlik” sayılıyordu.
Bakın, bu yozlaşma sadece saraylarda, büyük ihalelerde yaşanmıyor. O, sizin arabanızdaki emniyet kemerini takmayışınızda, “Bir şey olmaz” demenizde, bir felaket anında canınızı değil, kuralları hiçe saymanızda gizli.
“Ölürüz, kader bu!” diyerek, sorumluluğu görünmez bir alın yazısına yüklemek ne büyük bir gaflettir!
Hele deprem… O büyük yıkım! Allah’ın bize gönderdiği en ağır ikaz!
Sarsılıyoruz, dışarı kaçıyoruz ve biter bitmez aynı eve, aynı ihmalkârlığa dönüyoruz. Sanki o ölümler bize değil, Mars’taki bir topluluğa aitmiş gibi. “Gelince bakarız” rahatlığı, geleceğimize, çocuklarımızın tabutuna attığımız bir imzadır.
Neden? Çünkü biz, terazimizi şaşırdık. Başkasının büyük günahını konuşurken, kendi küçük, günlük “kerizlikten kurtulma” hırsızlıklarımızı unuttuk. Komşunun hakkını, iş arkadaşının zamanını, devletin en ufak çivisini çalmayı bir hak gördük.
Oysa tüm öğretiler bağırıyor: “Kader, alnında yazılı olan değil, senin yaptığının sana geri dönmesidir!” Bu dünyadan gitmeden, ektiğin zehrin acısını, ya da ektiğin dürüstlüğün huzurunu mutlaka tadacaksın.
Yeter! Artık silkineceğiz!
Büyük kurtarıcılar, siyasetler, yasalar beklemeyi bırakın. O yıkımı durduracak olan tek güç, sizin sızlayan vicdanınızdır. Adaleti, büyük makamlardan değil, hemen şimdi, kendi ellerinizle tartmaktan başlayın.
Korkmayın, “Keriz” olmayı tercih edin!
Dürüst olun, hak yemeyin, kurala uyun. Çünkü bu ahlaki iflas, hepimizi boğmadan önce, o fidanın tekrar yeşermesi için tek bir başlangıç noktası var:
Kendinden başla. Teraziyi vicdanına göre tart ki, bu topraklar yeniden onurla nefes alabilsin. Aksi takdirde, hepimiz bu sessiz çöküşün suç ortağıyız. Ve tarih, bizi affetmeyecek.
İnsanlık tarihi, haksızlığa karşı yükselen o kadim feryatla yankılanır: “Adalet nerede?”
Gözlerimizin önündeki dünya, sıklıkla kafa karıştırıcı bir manzara sunar. Bizim beşerî terazimiz şaşar; yalanla, güçle ve zorbalıkla yükselenler, kısa süreliğine güçlü ve dokunulmaz bir zirvede durur. Oysa dürüst, erdemli ve hakkaniyetli olmaktan şaşmayanlar ise çoğu zaman kırgın, mağdur ve köşeye çekilmiş görünür. Bu durum, aceleci ruhumuzu yorar ve bizi umutsuzluğa sürükler. Çünkü insan, adaletin anında tecelli etmesini, cezanın hemen kesilmesini arzu eder.
Ancak bu noktada, odak noktamızı değiştirmemiz gerekir. Zira Zaman, İlahi Adaletin sadece beklediği bir süreç değil, bizzat inşa edildiği, mükemmel bir sahnedir.
Adaletin Gecikmesi Değil, Tohumun Olgunlaşması
İlahi Adaleti, bizim dar zaman dilimimiz içinde sıkıştırmak, kâinatın işleyişindeki muazzam hikmeti göz ardı etmektir.
Kötülük, bir süre yanına kâr kalmış gibi görünse de, bu durum aslında tohumun en büyük ve en yıkıcı meyvesini vermesi için tanınan süredir. Zalim, yaptıklarının karşılıksız kaldığını sandıkça kibre kapılır, zulmünü artırır ve böylece kendi çöküşünün mimarı olur. İlahi Nizam, zalime bu serbestliği vererek, onun kendi sisteminin ağırlığı altında kaçınılmaz bir şekilde ezilmesini hazırlar. Adalet, dışarıdan gelen bir yıldırım değil, varoluşun içindeki dengenin, kendi kendini onarma mekanizmasıdır.
Diğer yandan, iyilik edenlerin yaşadığı kırılmalar ve mağduriyetler, asla boşa gitmez. Zorlu şartlar altında dahi dürüstlüğünü ve merhametini koruyan o ruh, aslında en büyük sınavı geçmektedir. Bu “kırılma”, bir ceza değil; karakterin olgunlaşması, inancın kök salmasıdır. Gecikmiş gibi görünen her an, sabrın, sebatın ve adalete olan imanın kâinattaki karşılığının katlanarak biriktiği, devasa bir mükâfatın hazırlık sürecidir.
Mutlak Vakit ve Mutlak Tecelli
Unutmamak gerekir ki, bizim vaktimiz kısadır ve olayların sadece görünen yüzüne şahidiz. Oysa her şeyin hakkını veren, hiçbir zerre iyiliği veya kötülüğü kaybetmeyen mutlak bir gücün planı işlemektedir. Haksızlık yerinde durmaz; hak er ya da geç mutlaka yerini bulur. Belki senin görmediğin bir detayda, belki senin beklediğin günde değil ama Allah’ın Vaktinde ve en çarpıcı şekilde tecelli edecektir.
Bize düşen, anlık manzaralara takılıp umutsuzluğa kapılmak yerine, kendi terazimizin şaştığını kabul ederek, gönlümüzü İlahi Adalet’in sarsılmazlığına emanet etmektir.
Zaman, sadece bir takvim yaprağı değil; iyiliğin zaferinin ve zulmün hezimete uğrayışının kesinlikle gerçekleşeceği o muhteşem sahnenin perdesidir. İnancımızın ışığını söndürmeyelim; o perde, en doğru anda kalkacaktır.