Bir zamanlar sınıf sıralarında, masum seslerle söylerdik:
“Öğretmenim canım benim…”
Bu söz, bir çocuğun dünyasındaki en saf duyguydu.
Sevginin, saygının ve güvenin ifadesiydi.
Öğretmen; yol gösterendi, el tutandı, karanlıkta ışık yakandı.
Bugün ise içimizi ürperten bir gerçekle yüz yüzeyiz.
Aynı cümle artık başka bir anlam taşıyor.
Sevgiyle değil, tehdit altında söylenen bir cümleye dönüşebiliyor:
“Öğretmenim… canın benim…”
İşte kırılma tam da burada başlıyor.
Bir toplumun en kutsal mesleklerinden biri olan öğretmenlik, artık sadece bilgi aktaran bir görev değil; aynı zamanda hayatta kalma mücadelesine dönüşüyorsa, burada ciddi bir çürüme var demektir.
Sorun sadece bir bireyin öfkesi değil…
Sorun, o öfkeyi besleyen sistemdir.
Şiddeti normalleştiren ekranlar,
saygıyı zayıflatan sosyal yapı,
otoriteyi değersizleştiren anlayış…
Bunların hepsi, o sınıfa giriyor aslında.
Sadece öğrenciler değil, dış dünyanın bütün karanlığı da giriyor o kapıdan içeri.
Eskiden öğretmenin gözüne bakmaya çekinen bir nesilden,
öğretmenine gözdağı verebilen bir noktaya geldiysek;
bu sadece eğitim sisteminin değil, toplumun ortak kaybıdır.
Çünkü öğretmen korkarsa,
gelecek susar.
Bir çocuğun öğretmenine duyduğu saygı;
aslında kendi geleceğine duyduğu saygıdır.
Bu bağ koparsa, sadece sınıflar değil,
bir ülkenin yarınları da sessizce çöker.
Şimdi kendimize dürüstçe sormalıyız:
Biz nerede yanlış yaptık?
Çocuğa sevgiyi öğretmeden başarıyı,
saygıyı öğretmeden özgürlüğü,
sorumluluğu öğretmeden hakkı anlatmaya çalıştık belki de…
Ama unuttuğumuz bir şey vardı:
Sevgi olmadan eğitim olmaz.
Saygı olmadan öğretmen olmaz.
Ve en önemlisi…
Öğretmeni korunmayan bir toplumda,
gelecek güvende olmaz.
Bir zamanlar içtenlikle söylediğimiz o şarkıya yeniden dönmek zorundayız:
“Öğretmenim canım benim…”
Ama bu kez sadece söylemek yetmez.
Gerçekten hissetmek,
gerçekten yaşatmak gerekir.
Yoksa o söz, bir gün tamamen anlamını yitirir.
Ve geriye sadece sessizlik kalır.