30 Ekim 2020 sabahı sıradan başlamıştı. Kahvemi yudumlarken pencereden güneş ışıkları salona usulca süzülüyordu. İçimde hafif bir huzur vardı. Saat 14.51’e kadar… O an geldiğinde, bütün huzur yerle bir oldu.
İlk sarsıntıyla birlikte kalbim hızla çarpmaya başladı. Duvarlar sallandı, bardaklar devrildi, çığlıklar yankılandı. Sanki yer, beni içinden söküp atmak ister gibi titriyordu. Dizlerim titreyerek kapıya koştum, ellerim soğudu, nefesimi tutmuş gibi oldum.
Sokağa çıktığımda bir sessizlik çöktü… Sonra o sessizliği bir çocuk çığlığı paramparça etti. Koşan insanlar, panikle yüzü bembeyaz kesilmiş anneler… Ve gözümün önünde çöken bir bina. Toz bulutu yükselirken, içimden bir şey koptu. O an anlamadım, ama o kopan şeyin adı “güvendir.”
Göçüğün başına koştuk.
İncecik bir ses duydum oradan:
“Anne… Üşüyorum…”
O sesi duyduğum an, gözlerimden yaşlar aktı. Kim olduğunu bilmeden dua ettim. “Ne olur dayan… Ne olur…”
Dakikalar geçtikçe umutların yüzü soldu. Ellerimizle kaldıramadığımız o betonun altında, hayallerin can verdiğini hissettik. Kurtarma ekipleri geldiğinde, herkes nefesini tuttu. Çünkü o an nefes almak bile ayıptı, birileri belki son nefesindeydi…
O gece çadırların arasında dolaştım. Gözyaşlarını saklamaya çalışan bir baba gördüm; elleri titriyor, dudakları dua ediyordu. Bir anneyi gördüm; çocuğunun battaniyesini kokluyordu. O kokuyu kaybetmemek için, o battaniyeye sarıldı. Gözlerini kapattığında, belki çocuğu yanındaydı.
Göçükten çıkarılan küçük bir çocuğa denk geldim. Üşüyordu. Gözleri bomboştu. Onu sarıp sarmalayan teyzenin “Tamam canım, geçti…” fısıldaması hâlâ kulağımda yankılanıyor. Ama o fısıltının arkasında kaybedilmiş bir hayatın sessiz çığlığı vardı.
Bir süre sonra göçükten sadece sessizlik çıkar oldu.
Geceler geçmedi. Saatler ağırlaştı. Bir binanın önünde, annesinin ismini bağırarak bekleyen küçük bir kız çocuğu gördüm. Yüzüne baktığımda, dünyadaki tüm acı gözlerine dolmuştu. O gözlerde “neden?” sorusu vardı. Ama cevap yoktu…
Depremin ertesi sabahı, şehrin üstünde gri bir hava vardı. Kuşlar bile susmuş gibiydi. Enkazdan yayılan toz, insanların yüzlerini değil, kalplerini kirletiyordu. O sabah güneş doğsa da içimiz karanlıktı.
Aradan yıllar geçti…
Ama bazen, gece yatağımda uzanırken, bir an tavana bakıp nefesim kesilir. Alttan minik bir sarsıntı hissettiğimde kalbim hâlâ yerinden fırlar. Gözümün önüne yeniden o gün gelir… Çığlıklar, toz, koşuşan insanlar…
O deprem yalnızca binaları yıkmadı; çocukluğumuzu, huzurumuzu, evlerimizi ve içimizdeki güven duygusunu da aldı.
Ve biz hâlâ enkaz altından toparlamaya çalışıyoruz ruhumuzu…
30 Ekim 2020, benim için
bitmeyen bir gece,
kapanmayan bir yara,
duyamadığım son “Alo”,
kokusunu unutmamaya çalıştığım o çocuk battaniyesi…
Unutmadım.
Unutamam.
Çünkü o gün, içimde bir şey öldü.
Ve enkazın altından sadece bedenler değil, sessiz çığlıklar çıkarıldı.
Biz yaşamaya devam ediyoruz…
Ama içimizde bir yer, hâlâ o enkazın altında bekliyor.